Bedirhan Dökmeoğlu

Bedirhan Dökmeoğlu

[email protected]

Transit: Geçmişten gelen zayıflık

27 Şubat 2021 - 12:21

Ne kadar klişe olursa olsun aynı yıldızların ve gökyüzünün altında, aynı bulutları seyrediyoruz. Farklı şekillerde, renklerde doğuyor, büyüyoruz. Ortak noktalarımız sadece bunlar da değil, insan olarak zayıflıklarımız da zaaflarımız da aynı... Christian Petzold, “Transit” filminde bu uluslararası zayıflıktan yola çıkarak mülteci  sorununun arka planda harmanlandığı kırılgan, hastalıklı bir aşk hikayesini anlatıyor.



Christian Petzold, “Baskın Zamanlarda Aşk” adını verdiği üçleme serisinin son filmi olan “Transit” filminde dünyanın en büyük problemi olan mülteci sorununu, kendi imzasını atarak yorumluyor. Bazen bu imza öyle naif ve içten atılıyor ki filmin içinde karakterlerle bir olup aynı acıları yaşıyorsunuz,  bazen de öyle içinden çıkılmaz, anlaması zor şekilde aklımızda yer ediyor ki ‘şimdi neredeyiz, hangi zamandayız’ diye düşünüyoruz ve her şey birbirine giriyor.



1940’lı yıllarda Nazi işgali olanca gücüyle Avrupa’yı eline geçiriyordu. Fransa’yı işgal eden Alman güçlerinden hem Fransızlar hem de bazı Almanlar kaçıyordu. Bu kaçan mülteciler arasında Anna Seghers da vardı. Tanık olduğu mülteci sorunlarını 1944 yılında kaleme aldı. İkinci Dünya Savaş’ında yaşanan mülteci sorunları Anna Seghers’ın romanına kaynak oldu. Auteur yönetmenler arasına adını yazdıran Christian Petzold  da romandan etkilenerek romanla aynı adı taşıyan “Transit” filmini çekti.



Kitapla hemen hemen aynı yolda giden filmde ise Alman işgalinden kaçan Georg, Paris’i terk etmenin yoluna aramakta. Karşısına bir fırsat çıkar. George Weidel,  isimli bir yazarın mektuplarını eşi Maria’ya ulaştırılması lazım. Eline para geçmesi umuduyla mektubu ulaştırmayı kabul eden Georg’un hayatı bu işle değişir. George Weidel, intihar etmiştir. Onun eşyalarını alan Georg, Marsilya’ya kaçar. Oradaki Meksika konsolosluğu Georg’u yazar George Weidel ile karıştırır.  Yazarın kimliğine bürünen Georg’un artık Maira adında bir karısı, Meksika’ya gitmesi için de vizesi vardır. Hayatını kurtarması için gerekli olan tüm fırsatlar ayağına gelmiştir.



Bu karışıklığın ardından tutkulu bir aşkın ve umudun filmini izleyeceğiz. Maria ve Georg’un hızla artan karşılaşmaları ve günden güne birbirlerine şiirsel bir zarafete bağlanmaları o kadar samimi ve durağan anlatılıyor ki filmi izlerken zihninizin dinlendiğini hissedeceksiniz. 

Arka planda ise tüm çıplaklığı ile duran mülteci sorunu. Yönetmen bu konuyu anlatırken öylesine zekice bir dil kullanıyor ki, yıllardır süregelen utancımızla bizi yüz yüze bırakıyor. Filmde zaman kavramı yok. Mekan olarak da Paris ve Marsilya’yı biliyoruz. Zamansız zamanın içinde geçmişte mülteci sorunu nasılsa, günümüzde de aynı şekilde yerini korumaktadır. 1940’lı yıllara ait karakterler ve yaşanmışlıklar günümüz dünyasında anlatılıyor. Olaylar 1940’lı yıllarda hangi mekanlarda geçtiyse aynı mekanlarda ama günümüz zaman dilimindeki şekilleriyle sergileniyor. Filmde yer yer dijital tabelalar ya da son model arabalar görülüyor. Geçmişteki mültecilerle günümüz mültecilerin buluşma noktası gibi…. Avrupalı bir ailenin köpeklerine sahip çıkan bakıcı kadın, babasını kaybeden, sağır ve dilsiz annesi olan mülteci çocuk, Meksika’ya gitmeye çalışan ve mültecilere yardım eden doktor bir noktada farklı etnik kökenlere, farklı dinlere ve dillere sahip olsalar da kaçmak için aynı gemiye binecekler.


 
Filmin akıcılığını kötü yönde etkileyen ve karmaşıklığını arttıran bir olguysa filmde kullanılan anlatıcının kafede çalışan ve ara ara Georg ile muhabbet eden barmenin olması. Tüm olaya hakim olmasının mümkün olmadığı karakter inandırıcılığı baltalıyor.

Film, size birçok cevaplanması gereken soru bırakıyor. Hem düşünüyorsunuz hem de yıllar geçmesine rağmen insanlığın bir noktada yerinde saydığını fark edip utanıyorsunuz. Mülteci sorununun, ırkçılığın devam etmesine utanıyoruz.



 

YORUMLAR

  • 0 Yorum