Özgen Aydos

Özgen Aydos

[email protected]

İstanbul Sözleşmesi'ni kaldırmaktaki amaç erkekleri korumaktı

13 Kasım 2021 - 18:40 - Güncelleme: 13 Kasım 2021 - 18:58

Dün Do-ga-ni (Silenced) adında Güney Kore yapımı bir film izledim. Pek izledim denemez, defalarca durdurdum, çoğu yeri atladım, bir an önce şu film bitse diye kendimi yedim. Bu duyguyu sevgili Büşra Sanay’ın “Kardeşini Doğurmak” adlı kitabını okurken de hissetmiştim. Sürekli midem bulanmış, sürekli içimde ne varsa çıkarmak istemiştim.

Silenced, 2005 yılında Güney Kore’de sağır, dilsiz ve zihinsel engelli çocukların kaldığı bir yurtta yaşanan gerçek olayları anlatıyor. Çocuklar küçük, çocuklar güçsüz çoğunun ailesi yok, olanların aileleri ise fukara, gariban.  

Türkiye’de yaşadığınız için bundan sonrası hemen tahmin edeceğinizi biliyorum. Evet çocuklar defalarca istismara uğruyor. Dilleri yok konuşamıyorlar, güçleri yok vuramıyorlar, dinleyenleri yok anlatamıyorlar. Toplu bir istismar bu. Neredeyse herkes işin içinde. Sonra bir öğretmen çıkageliyor ve bir hukuk mücadelesi başlıyor. Bundan sonrası spoilere giriyor; o hukuk mücadelesinde kimse ceza almıyor. Çünkü adalet dünyanın her yerinde “mülk” sahibi olanın temeli. Çocukların sessiz çığlıkları bu evrende bir nokta kadar bile değerli değil.

Bizim de gözümüzün önünde “Silenced” filmi çekilmemiş miydi? Ensar Vakfı'na ait evlerde kalan 45 çocuk istismara uğramamış mıydı? Günlerce insanlar tüm suçlular yargılansın derken "Bir kere olması karalamak için gerekçe olamaz" diyen dönemin Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu hakkındaki gensoru önergesinin görüşülmesi reddedilmemiş miydi? Gensorunun reddedilmesinin ardından, AK Partili vekiller sıraya girerek Ramazanoğlu'nun elini sıkıp, tebrik etmemiş miydi? Evet, istismarcı Muharrem Büyüktürk ceza aldı. Ama bu vakfı kontrol etmeyenlere, denetlemeyenlere, bu olayın ardından kapatmayanlara karşılık o 45 çocuğun çığlıkları sessiz kalmadı mı? 

Adalet erkek. Devlet erkek. İktidar erkek. Muhalefet erkek. Biliyorum erkek yazdığımda bir sürü insan bana kızıyor. Bunun kadını erkeği mi olur diyorlar. Olmaz, doğru. Cani her yerde cani, vahşi her yerde vahşi. Ama insanlık tarihine şöyle bir baktığınızda her zaman görülür ki; güç kimde ise ezen o’dur. Çoğunluklar zalimdir, zülüm eder. Erkekler yönetim ve iktidar kadrolarında kadar çok, o kadar kalabalık ve o kadar zalim ki; işlenen suçların çoğunun cezasız kalması bu yüzden. 

Bir kadın öldürüldü, o saatte orada ne işi var denildi. Bir kadın daha öldürüldü o da mini etek giymiş denildi. Bir kadın daha öldürüldü o da içki içiyormuş denildi. Sonra bir kadın daha öldürüldü barda tanıştığı adamın evine giderse böyle olur denildi. Kadınlar öldürüldü. Hep kadınlar öldürüldü. Sürekli kadınlar öldürüldü. Bu topraklar hep bu kadınların öldürülmesine mazeretler uydurdu, buldu. Ya öğrencisi Ceren Damar’ı öldürdü, katilin avukatı Ceren Damar’a iftira bile attı. İşin içine “namus” giren her yerde öldürmenin meşru kılınması gerektiğini kafamıza çivi gibi çakmaya çalıştılar. İstanbul Sözleşmesi'ni kaldırmak için bin bahane buldular. Asıl amaç; erkeklerini korumaktı. Çünkü erkekler İstanbul Sözleşmesiyle katil olmayı bırakmıyorlardı ama sözleşme kadın ve çocukların daha çabuk ve hızlı korunmasını sağlıyordu. Kadınların bu ülkede “yaşam hakkı” umurlarında olmadığı için hop birden sözleşmeden çekiliverindi. 

Dünden beri müthiş bir kızgınlıkla sözleşmeden çekilen hükümet yetkililerinin attığı tweet’leri okuyorum. Hepsi Başak Cengiz’e rahmet diliyor. Öyle ya Başak Cengiz güpegündüz, bir manyağın samuray kılıcıyla can verdi. Öldürüldüğü görüntüleri izleyemedim, haberin detayını bile okuyamadım. Çünkü mızrak çuvala sığmıyor artık, mızrak boynumuzun kenarında. Kadınlar sinirli, kadınlar üzgün, duymak hoşlarına gidecekse ben bir kadın olarak çok da korkuyorum. Katil Can Göktuğu’un hasta olduğu söyleniyor, olabilir. Ama “bir erkek yerine bir kadını öldürdüm çünkü erkek karşıkoyabilirdi” ifadesinden de anlaşılacağı üzerine bir manyağın bile kodlarına işlemiş erkeklik. 
Dün hiç kimse Başak Cengiz için orada ne işi vardı diyememiş, o da o kadar kısa giyinmeseydi, erkek arkadaşın evine gitmeseydi diyememiş. Bir sürü devlet yetkilisi Başak Cengiz cinayetinde bir an önce adaletin sağlanması gerektiğine vurgu yapmış. Bunca yıl tüm kadın politikalarının üzeri çizilmemiş gibi kadınların ne kadar değerli olduklarından bahsetmişler. Bu yazılanları okuyunca Küçük Prens kitabındaki o cümle geliyor aklıma; “Keşke herkesin ömrü vicdanı kadar olsa.”

Birinin bile samimiyetine inanmıyorum. Özgecan öldürüldüğünde “Özgecan Aslan Yasası” diye bağırıp durdular. Özgecan öldürüleli altı yıl oldu, bir arpa boyu yol almadılar. Bir tek kişi de durun bakalım kadın STK’larını, kadın haklarına ömürlerini vermiş insanları çağırıp bir konuşalım demediler. Hadi onu demediler hakları için sokağa çıkan kadınları gözaltına aldılar. Dün de kalkıp Başak için tweet atıyorlar. Kapatmak istedikleri Twitter’dan taziyelerini iletiyorlar bizim de buna inanmamızı bekliyorlar. 

Cemal Süreya dizelerini haddim olmayarak biraz değiştirsem ortaya şöyle bir şey çıkıyor; “Biz öldük daha da ölürüz. Katil de biliyor öldürdüğünü, hırsız da biliyor çaldığını.” Bile isteye yapıyorlar. Kimse bir garibanın canıyla uğraşmak istemiyor. Bu nedenle kendi çocuklarının kılına zarar gelmezken biz ölüyoruz. Her öldürülen kadınlar bizim bir organımız, bir parçamız ölüyor. 

Artık bu ülkede bağırmakla bir şey değişmeyecek. Çünkü bizim tüm çığlıklarımız o çocukların çığlığı gibi evrende bir ses bile değil. Ama hepimiz birlik olup yan yana dizilsek hiç ses çıkarmasak işte o zaman çok güçlüyüz. Kalabalıklardan korkuyorlar çünkü. Kalabalıkların düşüncelerinden, fikirlerinden ve vicdanlarından korkuyorlar. Her şey değiştiğinde bu ülkede yapacak çok işimiz var; önce kadın ve çocukların yaşam haklarını korumaya alacak, bunca kadının katilini cezalandıracağız tabii hâlâ bir kadın olarak öldürülmemişsek.

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum